Etiket: Fatima Mernissi

  • Edebiyat Yazıları

    Edebiyat Yazıları

    Denetimsiz, Tükenen Bir Beden: Sefile
    Seher Özkök

    Halit Ziya Uşaklıgil’in ilk dönem romanlarından olan Sefile İzmir’de Hizmet gazetesinde 13
    Kasım 1886- 30 Temmuz 1887 tarihleri arasında tefrika edilir. Uşaklıgil, üstadı Recaizade
    Mahmut Ekrem’in isteği üzerine metni kitap olarak basılması için İstanbul’a gönderir. Fakat
    eser içeriği itibariyle İslami amaç ve prensiplere aykırı bulunur ve basılmaz. Halit Ziya bu
    kitabın basımı üzerinde çok durmaz. (Uşaklıgil, 2006, s. 7) Yazar Kırk Yıl’da Sefile’den
    bahsederken söz konusu romanın “Türk romanının bir başlangıcı veya başka bir deyişle
    romanımızda bir dönüm noktası olduğunu söyler.” (s. 7)
    Sefile, annesini kaybeden ve mekânsız kalan bir kız çocuğunun yarı çıplak sokaklarda kalışı,
    ardından, ahlaken düşük bir kadın olan Mihriban tarafından himaye edilişini anlatan bir
    metindir. Çevresi ve toplumsal dinamiklerin modernleşme ile erimesinin sonucu olarak
    “bedenlerin cinsel tüketimi”nin ağına takılan bir kız çocuğunun hikâyesidir. Bu hikâyede
    belirleyici olan, Uşaklıgil’in diğer romanlarında da merkezde yer alan “annesizlik”
    durumudur. Sefile’nin ana karakteri Mazlume’nin annesi terzidir ve diktiği dikişle evinin
    kirasını ödemektedir. Bu çerçevede, annesi hayattayken Mazlume, onu dışarısının
    felaketlerinden koruyacak bir mekâna, onu geleneksel kadın kimliğini edindirecek bir anneye
    sahiptir. Fakat annesi ölünce, evden çıkarılır, komşular tarafından bir süre himaye edilse de bu
    uzun sürmez ve yarı çıplak bir biçimde sokakta kalır. Burada önemli olan nokta, annenin terzi
    olması, terzilikle mekânı mümkün kılmasıdır. Haremlik selamlık üzerinden bakarsak,
    mahremi hem giysi hem mekân anlamında inşa eden annedir ki bu Julia Kristeva’nın
    “Kadınların Zamanı” makalesinde yaptığı vurguyu hatırlatmaktadır. Erkekleri
    düşündüğümüzde çizgisel bir tarih aklımıza gelirken kadınlar söz konusu olduğunda
    merkezde olan mekândır, kadın yaradılışın da mekânı olması üzerinden mekânla özdeştir.
    (Kristeva,1994, ss.7-29) Bu bağlamda romandaki anne kaybı, mekânın kaybını da ortaya
    çıkarır.

    Mazlume’nin sokakta kaldığı bölüm, mekânsızlık anlamında önemli ayrıntılar içermektedir.
    Osmanlı geleneksel toplumunun kadını konumlandırdığı noktadan meseleye baktığımızda,
    Gazali’nin etken kadın cinselliği karşısında erkeğin edilgenleştiği fikrinden hareketle, fitne
    çıkarıcı olarak kadının örtünmesi (Mernissi, 2015, s. 41) ve mekâna tıkılması gerekir. Bu
    noktada, İslami kodlarla biçimlenmiş yapı içinde kadın temelde “beden”dir hem de tehlikeli
    bir beden… Bu noktada modernleşmenin Osmanlı geleneksel toplumunun tüm dinamiklerini
    erittiği- diğer bir deyişle katı olan her şeyin buharlaştığı bir noktada- hamisiz ve mekânsız
    yarı çıplak bir kız çocuğunun “bireyselleşmesi” ve “özgürleşmesi” beden düzeyinde olacaktır.
    Çünkü dışarıdadır, açtır ve yarı çıplaktır. Mihriban ona “Bana gel.” dediğinde kararını bu
    zorunluluklar çerçevesinde verecektir: “Cinsel olgunluğa erişmemiş bir kız çocuğunun
    bedeninin onu fiziksel olarak zorlamasıyla karar vermesi, batıda bildungsromanın erkek
    karakterlerinin hayata ve kamusal alana katılım ve bu anlamda olgunlaşma için verdikleri
    kararların bedensel karşılığı niteliğindedir. Sefile bu anlamda bir büyüme romanıdır, ancak
    cinsel/bedensel anlamda bir büyüme romanıdır.” (Özkök, 2009, s. 131) Bu noktada Mazlume’nin
    verdiği karar, temel ihtiyaçlar ve beden düzeyindedir ve bedensel büyüme niteliği için ilk adımdır ama
    aynı anda tükenişi ve tüketimi de beraberinde getirir :

    Mazlume toplumsal şartların etkisiyle kararını verir, “mekânsız”, “hamisiz” ve “yarı çıplak” halde dışarıda
    kaldığı için Mihriban’la gitmeyi kabul eder. “Karar vermek” kendi fikrine malik olarak birey olmayı gerektirir.
    Mazlume bu noktada birey özellikleri gösterir. Fakat Müslüman Osmanlı toplumunun cinsel kodlarla belirlenmiş
    yapısını yansıtan romanın realist dinamikleri içinde kadının karar vererek birey olmas› bedeni üzerinden
    toplumsal olarak inşa edilmiş kimliğine karşı çıkmasıdır, bir ihlaldir; bu ihlal Mazlume’nin cinsel olgunlaşması
    ile birleştiğinde bedenin tükenişini beraberinde getirecektir. (Özkök, 2009, s. 130)

    Bu noktada, modernitenin üretim ekonomisi ile ortaya çıkması ve bireyin modernitenin en
    önemli unsuru olması meselesini buildingsnovel üzerinden düşündüğümüzde, üretim
    ekonomisi ile büyüyerek birey olma arasındaki ilişki görünür olur; Osmanlı’da ise
    modernleşme tüketim ekonomisi çerçevesinde vuku bulur ki bu yarı-sömürgeleşme
    bağlamında bir modernleşme biçimidir ve doğal olarak bizdeki “büyüme romanı” aynı anda
    “bedensel/cinsel büyüme” ve buna bağlı bir “bedensel tüketim” romanı halini alır.

    Romana geri dönersek, mekânsız kalan Mazlume’nin ilk önce cami avlusunda Osmanlı
    toplumunu sorguladığını görürüz, bu İslami kodlara bir kafa kaldırıştır çünkü söz konusu
    toplumu inşa eden İslami kodlardır. Bunun yanında, elini açık bıraktığında avcuna bir para
    bırakıldığını duyumsar, bu madeni cisimi duyumsanışını ama bunun zihinsel alana
    geçemeyişini görürüz romanda. Halit Ziya burada, yani romanın daha başında ipucunu
    vermiştir, para ile ten buluşmuş ve bu buluşma duyumsal düzeyde kalmıştır. Romanın
    sonunda fahişeleşecek olan Mazlume’nin tenine bir kez para değmiştir.
    Mazlume Mihriban’ın teklifini kabul etmiş ve onun evine yerleşmiştir. Mihriban’ın kızı
    İkbal’le kısa sürede arkadaş olur. İkbal ona tüm geçmişini anlatır. Ardından Ahmet Mithat’ın
    “Henüz On Yedi Yaşında” romanını verir. Bir fahişenin kurtarılmasını anlatan bu roman
    aslında Mazlume’yi arzu mekanizmasının içine çeker. (Burada çok ciddi bir Tanzimat romanı
    eleştirisi vardır, Ahmet Mithat’ın söz konusu romanla kurduğu ahlakçılığın altı oyulmakta,
    toplumsal realitenin bu olmadığı vurgulanmaktadır.) Mazlume cinselliğe dair olanı ilk önce
    İkbal’den dinler sonra Ahmet Mithat’tan okur ve sonunda anahtar deliğinden İkbal ile
    sevgilisi İhsan’ın öpüşmesine şahit olur. Rene Girard’ın “üçgen arzu” kavramına uygun bir
    biçimde Mazlume’de artık arzular harekete geçer. Dinleme, okuma ve görme arzu unsurunu
    harekete geçirmiştir. Bu arada İhsan da, Mazlume’yi dağınık, düzenlenmemiş bahçe-insanın
    vahşi doğasının eğretilemesidir- içinde görür ve onunla birlikte olmayı kafasına koyar.
    Sonrasında, İkbal’le daha rahat beraber olabilmek için sahraya gitmeyi önerir. Sahra yani
    doğa cinselliğin özgürce yaşanacağı mekânın sembolüdür. Sonunda İkbal fazla cinsel
    ilişkiden menenjit olur. Yani, bedensel tüketim zihni yok etmiştir. İhsan Mazlume’ye yönelir
    ve onunla beraber olur. İkbal ölür. Bu durumdan sonra, Mazlume ve İhsan beraber yaşamaya
    başlarlar, fakat İhsan İkbal’i unutamamakta ve gece sayıklamaktadır. Mazlume büyük bir
    kıskançlık krizine girer ve kendini dışarı atar. Bu olayın sonrasında, hamile olduğu ortaya
    çıkar fakat İhsan çocuğun kendinden olmadığını iddia eder. Mazlume gurur yapar ve evi terk
    eder. Mihriban bu noktada iş başındadır. Mazlume’nin çocuğunu düşürttürür ve sonrasında
    onun fahişeliğe adım atmasına neden olur. Sonuç romanın sonunda Mazlume’nin “üzerindeki
    zarı sürükleyen bir zavallı”(Uşaklıgil, 2006, s.180)-zar burada giysiden arınmışlığa bedene ve
    hayvaniliğe karşılık gelir- olarak harabelerde dolaştığını görürüz. Burada İhsan’la karşılaşan
    Mazlume, onu boynunu parçalayarak öldürürür, yani kendini mahveden ataerkil yapının
    beden-zihin bağlantısını koparır. İntikam alınmıştır.

    Son olarak, üzerinde yaşadığımız coğrafyada kadın bedeninin bir fitne, bir meta, bir tüketim
    nesnesi olarak görülmesi değişmiş değildir. 1896-97’lerde Mazlume’nin içinde yer aldığı
    toplumsal dinamiklerle şu an içinde bulunduğumuz toplumsal dinamikler elbette ki farklıdır;
    ancak zemin ve erkek bilinçdışı yerinde durmaktadır. Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri
    bunun en önemli kanıtıdır. Değişim, ancak ataerkil bilinçdışının kökünden kazınması ile
    mümkündür..

    KAYNAKÇA
    Girard, Rene. Romantik Yalan Romansal Hakikat. İstanbul: Metis: 2020.
    Kristeva, Julia. “Kadınların Zamanı”. Defter 21, 1994, 7-29.
    Mernissi, Fatıma. “İslâm’da Aktif Kadın Cinselliği Anlayışı”. Müslüman Toplumlarda Kadın
    ve Cinsellik içinde. İstanbul: İletişim, 2015.
    Özkök, Seher. Osmanlı Modernleşme Sürecinde Denetimsiz Bedenler Bedensiz Kadınlar:
    Sefile ve Nemide. Kritik Güz 2009, ss. 119-162.
    Uşaklıgil, Halit Ziya. Sefile. İstanbul: Özgür Yayınları,

    Edebiyat Yazıları

    Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat yahut Aşk ve Yazının Buluşması
    Seher Özkök
    Şemsettin Sami’nin 1872-1873 yılları arasında Hâdika’da tefrika edilen ve 1875’te
    yayımlanan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı romanı (Şemsettin Sami, 2005, s. 7), milli edebiyat
    kanonu içinde ilk romanımız olarak kabul edilir. Oysa 1851’de yayımlanan Vartan Paşa’nın
    Ermeni harfli Türkçe romanı Akabi Hikayesi Türkçe edebiyatta romanın ilk örneğidir. Fakat
    mevzuyu milliyetçi edebiyat kanonu açısından ele aldığımızda Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
    Osmanlı Müslüman cemaati içinden yazılmış bir roman olması açısından edebiyatımızda ilk
    roman kabul edilir. Edebiyat eleştirisi bağlamında, Tanzimat’ın toplumsal dönüştürücülüğü
    çerçevesinde görücü usulü evlilik, kadın hakları ve kadın eğitimi bağlamında ele alınır. Diğer
    bir deyişle temaya dayalı bir betimleyici bakış vardır eleştiride. Bu noktada Tanzimat
    döneminin imparatorluğun geleneksel toplumsal yapısının modern topluma evrildiği, başta
    Şinasi ve Namık Kemal’in başını çektiği “yenilik”lerin edebi ve düşünsel sahada görünür
    olduğu bir dönemdir. Özellikle Yeni Osmanlıların baş karakterlerinden Namık Kemal’in
    Fransız Devrimi’nin eşitlik, özgürlük, kardeşlik, milliyetçilik gibi kavramları bizim dil ve
    dolayısıyla düşün evrenimize sokması bu anlamda çok etkilidir. Artık hiçbir şey eskisi gibi
    olmayacaktır.
    Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanına baktığımızda, romanın temelde görücü usulü evliliğe karşı
    “aşk”ı ön plana çıkardığı, evlenecek olanların geleneksel otoritenin onayından geçerek değil
    bireysel düzlemde birbirlerine âşık olarak ve birbirlerini tanıyarak evlenmeleri gerektiği
    fikridir. Çok yüzeysel bir biçimde görücü usulü evliliğe karşı çıkan bir roman deyip kesip
    atabileceğimiz bu roman, alt metne geçtiğimizde aslında aşkın “dönüştürücü gücü” ve “hayatı
    tekrar icat etme ihtimali” ve “devrimci yanı” ile bağlantılı farklı bir okuma imkânını
    sunmaktadır bize. Romanın ana karakterleri Talat ile Fitnat arasında vuku bulan aşk, okuma-
    yazma eylemi ile örtüştürülerek aslında aşkın dönüştürücü gücünün kanıtı olarak yer
    almaktadır metinde.
    Okuma-yazma bilmenin ve “yazı”nın önemi roman boyunca vurgulanır. Talat’ın annesi
    Saliha Hanım ile babası Rıf’at Bey arasındaki aşk, Saliha Hanım’ın okuldan alınması sonucu
    ayrı düşmeleri, romanda geriye dönüşlerle Saliha Hanım’ın ağzından anlatılır. Saliha ve Rıf’at
    birbirlerine başkasıyla evlenmeyeceklerine dair söz verirler ve bunu birer kâğıt parçasına
    yazar, imzalarlar. Aslında yaptıkları bir kontrat, modern anlamda bir nikahtır. Bunun yanında
    birbirleriyle mektuplar aracılığıyla haberleşirler. Saliha Hanım’ın başkası ile evlendirilmek

    istenmesi üzerine intihar etmek istemesi ve bunu mektubunda dile getirmesi, mektubun
    ebeveynlerin eline geçmesi ile önlenir. Böylece Saliha Hanım ile Rıf’at Bey evlenir. Buradan
    anlaşılacağı üzere, yazının kurtarıcılığı romanda çok aktiftir. Bu konuda diğer bir örnek de Ali
    Bey ve Fitnat arasındaki evlilik mevzusunda karşımıza çıkar. Fitnat’ın annesi Zekiye ve
    babası Ali Bey boşanmıştır. Zekiye Hacı Baba ile evlenir, bir süre sonra ölür. Ancak ölmeden
    önce kızına bütün gerçekleri anlatan bir mektup yazar ve Fitnat bu mektubu boynunda bir
    muska içinde taşır. Ali Bey, Fitnat’a talip olur, evlendirilirler. Tam anlamıyla bir felaket
    olacak bu birleşme gerçekleşmeden önce Fitnat’ın boynundaki muskanın içindeki mektup
    bunu önler. Yani yazı “ensest”i önlemiştir. Bu açılardan bakıldığında okuma ve yazmanın
    işlevi romanda felaket önleyici bir niteliğe sahiptir. Tabii ikinci örnekte muskanın içinden
    mektup çıkması, bizi koruyacak olanın Batıl birtakım inanışlar yahut dualar değil yazı
    olduğunu vurgulamak içindir.
    Diğer taraftan, yazının roman içindeki bu önemli rolü, aşk ile perçinlenerek, okuma ve
    yazmaya arzunun enerjisi de yüklenir. Bu noktada aşkın “devrimci yanı” da ortaya çıkar.
    Talat, tütüncü dükkanından tütün alırken- ki söz konusu dönemde tütüncü dükkanları aynı
    zamanda kitapçıydı- Fitnat’ı kafesin ardından görür ve âşık olur. Ona ulaşmak için kıyafet
    değiştirir, kadın kılığına girer ve Fitnat’a okuma-yazma öğretmeye başlar. Fitnat ise okuma
    yazma isteği ve heyecanını sanki âşık olduğu bir kişiyle kavuşuyormuşçasına dile getirir
    roman boyunca. Burada yazarın niyeti, söz konusu dönemin genç kızlarında var olan tek ilgi
    alanı aşk duygusu vasıtasıyla okuma-yazmaya arzuyu artırmaktır. Görüldüğü üzere aşk
    Talat’ta toplumsal cinsiyet sınırlarını yok sayacak kadar devrimci bir değişime yol açarken,
    Fitnat’ta okuma-yazma arzusunu tetiklemektedir. Bu çerçevede Alain Badiou’nun da dediği
    gibi “aşk yaşamın yeniden icat edilmesidir.” (Badiou, 2022, s. 32) Bunun yanında tarihsel
    olaylara bakıldığında -özellikle Fransa özelinde- aşk tarihe sıkı sıkıya bağlı olmuştur. “Âşık
    Romantizm 19.yüzyıldaki devrimlerle bağlantılıdır. Andre Breton aynı zamanda Halk
    Cephesi’ni, Direniş’i, faşizm karşıtı mücadeleyi temsil eder.” (66.s.) Bu çerçeveden Talat ve
    Fitnat aşkının geleneksel Osmanlı toplumu karşısında bireyselliğin, imparatorluk karşısında
    meşrutiyet yanlısı Yeni Osmanlıların izdüşümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Baskıya
    karşı özgürlüğün, otoriteye karşı bireyin ve başkaldırının ifadesi olarak aşk, romanda buna ek
    olarak yazının da yol açıcısı, hayat vericisi olmuştur. Bu noktada Roland Barthes’ın Metnin
    Hazzı’nda bahsettiği arzu ile yazı arasındaki ilişki Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta da görünürdür.
    Fitnat’ın aşk duygusu ile okuma-yazma isteğini iç içe geçirmesi tam da buna karşılık
    gelmektedir. Ancak Fitnat’a Talat’ın toplumsal cinsiyet sınırlarını giysi bağlamında aşarak

    okuma-yazma öğretmesini mümkün kılan aşk arzusu, iki aşığın kavuşmasına yetmemiştir.
    Romanın sonunda Talat da Fitnat da ölür. Bu durumu toplumsal ve tarihsel dinamiklerin
    metne yansıyışı bağlamında şöyle okumak mümkündür: Bir dönüşüm ve devrim aracı olarak
    aşk Fitnat’ın eğitimine imkân vermiştir, aynen Tanzimat reformlarının ve aydınlarının kadın
    eğitimini desteklemesi gibi ama tam anlamıyla bir toplumsal dönüşümü, bireyselliği ve
    kaçınılmaz olarak özgürlüğü mümkün kılamamıştır çünkü romanın yazıldığı tarihte Osmanlı
    toplumunda bireyselleşmenin olmadığı bir gerçektir. Ayrıca özgürlük zemininden ele alırsak
    Meşrutiyet’in ilanına daha üç yıl vardır …

    Görüldüğü üzere Taaşşuk u Talat ve Fitnat romanı “aşk” ile “okuma-yazma”edimini ve
    “yazı”yı bir araya getiren bireyselliği, özgürlüğü, dönüşümü ve devrimi bu iki unsur
    üzerinden okuyucusuna aktaran bir romandır. Evet bir ilk romandır -teknik açıdan sorunlu
    yanları vardır- üstelik romanı yazdığında yazarı çok gençtir, yirmili yaşlardadır ama bu metin
    aşk ile yazıyı toplumsal ve tarihsel dinamiklerin toprağı üzerinde oldukça kuvvetli bir biçimde
    yeşertmiştir. Belki de Şemsettin Sami biliyordu: Yazmak, “aşk”tır ve aşk dönüştürür.
    KAYNAKÇA:
    Şemsettin Sami. Taaşşuk u Talat ve Fitnat. İstanbul: Homer, 2005.
    Alain Badiou. Aşka Övgü. İstanbul: Telekt, 2022.
    Roland Barthes. Metnin Hazzı. İstanbul: YKY, 2016.

    • Görsel: Erol Akyavaş