YERSİZYURTSUZLUĞUN ORTASINDA İLK MODERNİST: AHMET HAŞİM

Written by

in

Bir Deneme

Bir yere ait olmak ne demektir? Bir kimliği taşımak ve bir tanımın içine sığmak… Aitlik, yerliyurtluluk, tanımlanmışlık; tüm bunlar bir şair için ne anlama gelir ya da doğası gereği tüm bu “yerli”liklerin tam tersinde yer alan “şair” tam da bulunduğu yarıktan, boşluktan ne der dünyaya? Genel geçer sorular olarak konumlandırabiliriz bu soruları elbette. Ancak şiir ve şair denilince yersizlik, tanım dışılık ve kimliklerin parçalanmışlığı geliyor insanın aklına. Tabii bu akla gelenin teorik arka planı da var: Dilin kurallı yapısıyla inşa olmuş toplumsal düzenin “düz algısıyla” bakmaz hiçbir “şair” dünyaya, algısı “Das Man”ın algısının çok ötesindedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ahmet Haşim için söylediğine benzer bir durumdur bu: “Onun beş duyudan fazla duyuya sahip olduğunu düşünüyorum”Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın onun dünyaya “ilkel insan hayreti” ile bakmasını vurgulamasına benzer bir durum.  Bu noktada düz anlamla dünyaya bakmak ve bir şair duyarlılığı ile dünyayı algılamak arasında aşılmaz mesafeler vardır, bu bir gerçek. Peki bu durumu mümkün kılan hangi psikolojik ve sosyolojik etkenlerdir? Bu noktada psikanalizden yardım almamız gerekiyor.

Jacques Lacan’ın teorisi çerçevesinde dil-toplum ilişkisi malumunuzdur. Sembolik yahut simgesel düzel dilin kurallı yapısıyla paralellik arz eder. Ayna Evre’sine kadar kendini annenin devamı olarak algılayan insan yavrusu, yansıtıcı yüzey (annenin gözü, bedeni, ayna ya da yansıtıcı bir öteki) ile karşılaşınca “Ben” der ve o annenin devamı olarak varlığını sürdürdüğü cennetsi bütünlük kopuşa uğrar, artık Ben ve Dünya, Ben ve Öteki, Ben ve Sen, Özne ve Nesne vardır sahnede, buradan Oedipus’un da etkisiyle yavaş yavaş egonun inşası inkişaf eder. Ayrılmışlık ve ötekileştirme burada başlar. Roland Barthes’ın ifadesiyle söylersek elbette “Dil faşisttir doğası gereği, ayırır, ötekileştirir.” Tabii burada yanılsamayı da kaçırmamak gerekir. Yansıtıcı yüzeyde insan yavrusunun gördüğü yansıma “ideal ego”nun biçimsel temsilidir. İnsan yavrusunun hakikati değildir, çünkü söz konusu yavru 6-18 ay arasındadır ve psikomotor bütünlüğe sahip değildir, yansımada kendsini ben olarak konunlandırdığı bütünlük bir “hayal” bir “yanılsama”dır. Öznenin hakikati, belki de tüm hayatı kendi fiziksel hakikati ile aynadaki ideal beni arasındaki yarığı kat etme, kapama ve doldurma çabasıyla geçecektir. Diğer taraftan, cennetsi bütünlük kaybedilmiş, dile ve toplumsala giriş gerçekleşmiştir. Oedipus’un yasaklamaları ile bilinçdışı arzular da bastırılmıştır. Artık toplumun genel kaidelerine uyacak, dilin ona gösterdiği biçimsel algı düzleminde dünyaya düz anlamıyla okuyacak “ortalama insan” imal edilmiştir. Bu insanın dışında kalan “sanatçı” peki nasıl ortaya çıkar? Yazar, ressam, heykaltıraş, şairi farklı kılan nedir? “Sanatçı”nın farklılığı “şiirsellik”le ve “şiirsellikte” ortaya çıkar; Julia Kristeva’nın “Şiirsel Dilin Devrimi” makalesinde belirttiği üzere, düz anlamın, arzular ve bastırılmış nabız atışları, ritimler ile kırılması, dilin kurallı yapısının parçalanması sanatı mümkün kılar yani “şiirsel olanı”. Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak’ın ön sözünde söylediği gibi, toplumun, şeylerin düzenini değiştiremiyorduk biz de kelimelerin düzenini değiştirdik. Ya da Baudelaire’den itibaren başlayan ve Rimbaud’a kendini bulan eşduyumsallıkla (Bilim ve Ütopya) algılar arası geçiş ve bütünleştirme vasıtasıyla Barthes’ın faşist dediği dilin ayırdıklarını yeni bir düzenle bütünleştirmek. Bunun için metaforu, metonimiyi, imgeyi, mecazı kullanmak… Eğer bir değişim, dönüşüm ve devrim mümkün ise bunun sanat ya da diğer adıyla şiirsellikte gizli olduğu hakikattir. Jacques Ranciere’in dediği gibi “estetik rejim” bakma ve görme biçimlerimizi belirler. Bu rejimi dönüştürmek, bu rejimi başka bir düzende tekrar inşa etmek, farklı görme ve bakma biçimlerini mümkün kılmak demektir. Minyatürden, ikonadan perspektife geçiş de böyle değil midir?

Şair ve yersizyurtsuzluk meselesine dönersek, Ahmet Haşim’in insanın temel mekânı olan annesini, annesinin mezarını ve en son yaşadığı imparatorluğun topraklarını kaybetmesi onun ontolojik zeminde kayıp üzerinden “yersizyurtsuzluk”la hemhal olduğunun göstergesidir. Bunun yanında doğduğu Bağdat’ı bırakıp İstanbul’a eğitim için gönderilmesi ait olmadığı bir yerde öğrenci olmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum zihinsel bir yersizyurtsuzluğu da beraberinde getirecektir elbette. Ayrıca entelektüel ortam içinde Arap kimliği ile ön plana çıkarılması İttihat Terakki’nin Turancı politikaları da göz önünde bulundurulduğunda tam bir yersizyurtsuzlaştırmadır. Barthes’ın dilin faşist olduğu ile ilgili saptaması düşünüldüğünde, Haşim’in dilin faşizmini tehdit eden, onu kıran ve tekrar inşa eden yer olan “şiir”de sadece “şiir”de durması son derece olağan ve anlaşılırdır. Çünkü şiir faşizan bir tutumla ayrılmanın, ötekileşmenin, konumlanmanın ve dolayısıyla yeryurt edinmenin, tanımlamanın mekânı olan dilin içinden ona karşı onun tüm ayrımlarını, tanımlarını ve “yerli”liklerini dağıtan bir mekanizmadır. Ahmet Haşim’in hem kişisel tarihi hem de dönemin toplumsal tarihsel travmaları onun şiirini yersizyurtsuzlaşmayı estetik boyutta görünür kılan bir şiir olarak ortaya çıkarmaktadır. Bu ortaya çıkış, geleneksel kişiden özneye geçişin psikolojik dinamiklerinin de görünür olduğu İlk Şiirler ve Şi’r-i Kamer’de başlamakta, imparatorluğun dağılışının bir seyir nesnesi olarak konumlandığı “Göl Saatleri”nde özne inşası “yersizyurtsuzlaştırma motifleriyle” tamamlanmakta ve “Piyale”de yersizyurtsuzlaştırılanın neticesi sonucu inkişaf  eden “arzu”nun estetik boyutta modernist bir duruşla yerliyurtlulaştırılmasıyla Ahmet Haşim şiiri ilk modernist şiir olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ahmet Haşim döneminin şairiydi:

Ahmet Hâşim, her şeyden önce bir toplumsal travmanın şairidir. Onun yazdığı dönemde, Osmanlı İmparatorluğu kültürel verileri ile birlikte bütünlüğünü kaybetmekte ve çökmektedir. Diğer yandan yeni bir devlet ve onun inşa ettiği “yeni” bir kültürel sistem kurulacaktır çok geçmeden. Hâşim hem çöküşü hem kuruluşu görmüş, medeniyet kopuşuna şahit olmuş bir şairdir. Diğer bir deyişle yitirilen medeniyet ile inşa edilen “yeni” medeniyet arasındaki boşlukta/yoklukta salınan bir şairdir Hâşim. Kopuşun sesini duyabilir ve resmini görebilirsiniz onun şiirlerinde. Yitirmenin bilincindedir onun dizeleri. Yahya Kemal şiiri gibi Bozgunda Fetih Rüyası[1] görmemektedir. Başka bir ifadeyle söylersek, yok oluşu görmezden gelmez, Yahya Kemal şiirinin “hayali bütünlük algısı”[2], Hâşim şiirinde yoktur. Yok oluşun, yitişin ve kopuşun orta yerinden konuşur Hâşim’in mısraları. Ayağı sürekli savaşlarla kayan imparatorluğu n travması hissedilir şiirinde. ( Ahmet Hâşim, 2013, xv-xvı)

Ayağı savaşlarla kayan imparatorluğun -toplumsal gerçekliği, maruz kaldığı savaşların içeriği, ideolojilerinin tellallığı değil- “travması” ifadesi burada önem arz etmektedir. Ahmet Haşim, döneminin şairidir, döneminin kaybını tecrübe eden bir şairdir. Farkı ise, bu dönemi- yıkılışı, yitişi ve kaybı- dili araçsallaştırarak değil; dilin amaç olduğu bir zeminden görerek yazmasıdır. Ahmet Haşim, toplumsal düzenin ve öznenin dilin ürünü olduğunun farkındadır sanki. Düzenin dağıldığı, dönemin parçalandığı ve geleneksel kişiden özneye evrilindiği yaşadığı dönem, onun şiirinde dilin kozmosu içinden dile gelir; dil onda bir aracı değil; sancının, kaybın, felaketin ontolojik zeminidir. Hâşim, döneminin travmasını, dilin amaç olduğu, dilin parçaladığı ve inşa ettiği bir kayıp estetiği üzerinden ifade eder. Dilin olduğu yerde arzunun kaçınılmaz varlığını da hesaba kattığımızda Ahmet Hâşim’in şiiri, kayba sonuna kadar açık gözlerle cesaretle bakmanın, “İşte kayıp, sancı ve parçalanma burada!” demenin şiiridir. Bunu derken Hâşim, kendinden yola çıkar, kendi psikolojik inşası ile işe başlar, İlk Şiirler ve Şi’r-i Kamerler Haşim’in annenin coğrafyasında yüzen, psikanalizde Lacan’a göre “imgesel dönem”i  Kristeva’ya göre “semiotic”i çağıran şiirlerdir. Bu şiirlerin ardından “mesafe almanın” “büyük öteki” ile karşılaşmanın, ayrılmanın ve “ben” olmanın şiirleri sahneye çıkar: Göl Saatleri. Göl Saatleri hem Oedipal özne olmanın şiirleridir, hem de “iktidarını kaybeden despotun ölü bir yurt üzerindeki görüntü fragmanları” yani imparatorluğun çöküş kareleridir.  Bu açıdan Göl Saatleri “çöküş sürecinde özneleşen bireyin çöküşü seyretmesinin hikayesidir.” Ancak bunun yanında, estetik açıdan – ki en önemli nokta burasıdır- Göl Saatleri’nde kökensel bir yersizyurtsuzlaştırma vardır. Deleuze ve Guattari’ye göre despotik rejimi yerinden yurdundan eden Oedipal öznedir. Hakikaten de Göl Saatleri’nde Oedipal öznenin inşasına şahit oluruz. Seyreden göz manzara algısı ile doğa ile kendi arasına mesafe koymuş, doğa parçasını kendi perspektifinden manzaralaştırmış- ben ile öteki netleşmiştir. Bunun yanında Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da bahsettiği ve Walter Andrews’un “Stepping Aside: Ottoman Literature in Modern Turkey” makalesinde vurguladığı “Despotik rejimlerde bütün gösterenlerin despota yöneldiği, bütün arzu yatırımının despota yapıldığı” saptamasından hareketle divan şiirindeki imparatorluğun simgesel taşıyıcısı “bahçe””nin de yerinden edildiğini görürüz, Göl Saatlerinde bahçenin yerini “göl” Bachelard’ın yorumuyla “ölü anne/yurt” almıştır. Kısacası, Osmanlı geleneksel kişisinin modernitenin “birey” olarak tanımladığı özneleşme süreci bir çöküş eşliğinde gerçekleşmekte, aynı anda estetik boyutta “bahçe” yerinden edilmekte “göl” sahne almaktadır. Göl Saatleri’nde bireysel ve estetik düzlemde çifte bir yersizyurtsuzlaştırma eşzamanlı olarak görünür olmaktadır. Piyale’de ise, mazmunların dağılması sonucu arzunun serbest kaldığını ve yeni bir merkezle, biçimle-estetik özerklik bağlamında- yerli yurtlulaştırıldığına  şahit oluruz. Artık arzu gül ile bülbül, mum ile pervane, güneş ile zerre arasına sıkışmış değildir. Çünkü mazmunlar dağılmış, bülbül kendi başına feryada başlamış, gül başka bir ziyada savrulmuştur. Arzu serbesttir evet ancak onu şiir içinde konumlandıracak yeni bir merkez vardır artık: Biçim. Ahmet Hâşim’in son kitabının da adı olan “piyale” kadeh demektir ve bu kitabın mukaddimesinde Hâşim, arzunun artık “piyale” içinde olduğundan bahsetmekte, okura tutma yanarsın demektedir. Oysa şiir kitabını okuyan okur, çoktan Piyale’yi tutmuştur.


[1] Beşir Ayvazoğlu’nun aynı adlı biyografisine göndermedir. Yahya Kemal’in yıkımı görmeyi reddedip bütünlüğü geçmişte aramasının simgesi olarak kullanılmıştır.

[2]  Nurdan Gürbilek Kör Ayna Kayıp Şark’ta  Yahya Kemal ve Tanpınar ile ilgili değerlendirmeler yapmıştır. Bu değerlendirmeler Tanpınar’ı kayıp estetiği çerçevesinde yazan bir yazar olarak konumlandırmakta, Yahya Kemal’i ise ölen anneyi geri döndürmeye çalışan bir şair olarak ele almaktadır. “Hayalî bütünlük algısı” ifadesi, Nurdan Gürbilek’in bu saptama ve değerlendirmeleri ışığında biçimlenmiş bir ifadedir.

*Bu yazıda Ahmet Haşim’in Şiiri ile ilgili saptamalar Bahçe’den Göle Gölden Piyale’ye: Ahmet Haşim Şiirinde Özne, Doğa ve Yersizyurtsuzlaşma (İstanbul: Matruşka, 2025) adlı kitabıma dayanmaktadır.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir