DİL, MELANKOLİ ve ŞİİR*

Written by

in

Oğuz Demiralp’in Son İki Deneme Kitabı’nda Denemeyi Şiirsemek

Dil, dünya ile aramızdaki mesafedir; ayrılmamışlığımıza/düşmememişliğimize ulaşmamızı mümkün kılacak olan bu mesafeyi kat etmektir belki de. Dilde yol olmak…( A) Söz konusu olan dümdüz bir yolda mı ilerlemektir, yoksa yol ile hemhal olarak, onu ve “ben”i dönüştürerek hem onun hem “ben”in tekâmül haline ulaşmak, tam da bundan ötürü menzile, bahçeye/bütünlüğe erişmek midir? İkincisi elbette. İlki tarih yüküyle yüklenmiş, toplumsalın sıkıştırılmış araçsallığına mahkûm edilmiş göndergesel bir yanılsama değil de nedir? Bu noktada Oğuz Demiralp’in Mallermé’nin “Dizeyi kazarken hiçliğe rastladım.” sözünü kullanması ve dilin yanılsamalı yapısını vurgulaması (s. 119) aslında Demiralp’in dile yaklaşımını görünür kılan en önemli noktalardan biridir. Yine Demiralp’in eleştiri ile deneme arasında salınan ve sırf bu yüzden okura ve kendine yaratıcılık alanları açan (s. 223) metinlerini yazarken referans aldığı Barthes’ın “boş im”i haykularda (s.225) sözcüğün evrene değdiği noktada yakalama çabası gibi, sözün tarih karşısındaki yenilgisinin (s. 183) üstesinden gelmektir belki bu nedenle “şiir”. Şairin görevi sözü kurtarmaktır, (s.183) iktidarın sözünü rahatsız etmektir. (s.180) Sosyal mesafenin hayat kurtardığı bugünlerde evrenle/ dünyayla aramızdaki mesafeyi ortadan kaldırmak gibi mırıldanmalar size garip gelebilir ancak “hakikat”ten bizi topluma “fırlatan”ın, Lacan’ın ifadesiyle bizi toplumsal özne haline getirenin kurallı dil yapısı/göndergesel dil olduğunu hatırladığımızda; kaybedilen bütünlüğün arayışının da bu dili Kristeva’nın deyişiyle “şiirsel devrim”le dağıtarak, dönüştürerek, kırarak ve kırıklardan arzuların çıkışını mümkün kılarak gerçekleşeceği ortadadır. Oğuz Demiralp’in “Mutlak Melankolik” yazısında Ahmet Haşim’in şiiri için “Arzu ya da istek çok kuvvetli damardır Haşim’in şiirinde.” (s.21) demesi, dil-şiir-arzu ilişkisini görünür kılmaktadır.

Dile dair Demiralp’in ördüğü fikir ve gönderme ağı üzerinden böyle bir giriş yaptıktan sonra, melankoliyi nereye yerleştirmemiz gerektiği kalıyor geriye. Demiralp, söz konusu kitaplarda yer alan denemelerinde dili, şiiri ve özneyi iç içe ele almakta; bunlar arasındaki ilişkiyi oldukça açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. “Yaşamöyküsü Mezar Taşına Yazılır” adlı yazısında güncenin tersine özyaşamöyküsünün “kendini yeniden yapma isteği” olduğuna değinen yazar, dille yapılan öznenin varlığına vurgu yapar. (EOs. 40) Beni dile getiren öykü olarak özyaşamöyküsünün “Ölümlü gövdenin yerine yazıdan yapılmış bir beni koyarak yaşama ve ölüme meydan okumak iddiası taşıdığını” (EO s. 40) söyler. Barros’ dan hareketle, Barthes’ın otobiyografisinde, özyaşamöyküsünü beni dile getiren öykü olmaktan dilin getirdiği ben olmaya evirttiğini belirtir. Demiralp’in denemelerinde biyografi ve özyaşamöyküsünü tarihsel arka planı ve dil ile ilişkisi bağlamında ele alması, aslında onun özne ile dil arasındaki karşılıklı inşa ilişkisini görünür kılma amacında olduğunu gösterir. Lacanca konuşursak bebek dili öğrenerek toplumsal bir özne haline gelir, dilin kuralları toplumun kurallarıdır, “özne öncesi bu küçük heyula” dil ile biçim alır, yoğrulur ve “toplum için/de özne” haline gelir. Diğer bir deyişle insan; tarihin, geleneğin, coğrafyanın yüküyle ağırlaşmış, yasalara sahip bir iktidar olan dilin ürünüdür. Bu noktada, Barthes’ın yaptığı tam da bunu göstermektedir. Barthes’ı tüm ayrıntılarıyla içselleştirmiş olduğunu düşündüğüm ve kendi tarafgirliğimle bundan oldukça keyif aldığım Oğuz Demiralp’in yazılarında, metin, dil ve özne arasındaki geçişler ve raks; yine Barthes’tan hareketle düşünürsek “metnin hazzı”nı mümkün kılmakta, hem yazarın hem okurun yaratıcılık sahasını genişletmekte, metnin doğurganlığını artırmaktadır. Demiralp’in “eleştirel denemeleri”ni zihin açıcı yapan tür arasına sıkışmış, yasalara boğulmuş metinler olmamaları, şiirsel devrimin/devinimin kuvvetiyle okuru da çağırdıkları çağrışımsal bir denizin içinde yol almalarıdır. Bu noktada, üzerinde durulması gereken yaratıcı eleştirmenimizin dilinin şiirsemesidir. “Kendi kendinin sürgünü olmak”, “kendi içine sürgün olmak”, “Yaşamöyküsü Mezartaşına Yazılır.” “gizliyazı” (EO s. 19), “yalnızlık senfonisi” (EO 18) gibi ifadeler eleştirel saptamaları şiirsel bir ifade ve nokta atışı ile gerçekleştirmek açısından kavram-imge arası ikili karşıtlığı da eritmekte, metnin hakikatine okuru daha da yaklaştırmaktadır. Örneğin Ahmet Haşim şiiri hakkında, “Şiir, bu karanlığa karşı amansızca savaşan ay ışığıdır.”  (EO S. 22) saptaması, sayfalarca yapılacak bir şiir tahlilini yerinden edebilecek kadar kuvvetli ve vurucudur.

*Hece Dergisi Deneme Özel Sayısı (282-283-284) Haziran- Temmuz- Ağustos 2020

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir